I. AYDINLANMA FELSEFESİ ve SANAYİ UYGARLIĞININ KÖKLERİ

   Ortaçağdan yeniçağa geçişin ne olduğunu, bu geçişte nelerin alındığını ya da nelerin bırakılması ve alınması gerektiğini anlamak için bu iki çağı, dünya görüşlerini oluşturan başlıca düşünceleri bakımından karşılaştırmak yararlı olur.

   A. Batı’nın Ortaçağdan Çıkışı

   Belli bir zaman birimi değil de, bir kültür biçemi (üslubu ) olarak ortaçağ, insanlık tarihinin evrensel bir olgusudur. Akdeniz çevresinin Antik kültür kalıtımı üstünde gelişen Hıristiyan ve İslam ortaçağları ise, birbirlerine ayrıca yakındırlar. Ortaçağ kültürünün baş özelliği, dinsel nitelikte olmasıdır. Din, bu kültürün taşıyıcısıdır. Batı ortaçağı kapayıp yeniçağı başlatan Rönesans (Renaissance ) dönemi, ortaçağın dine dayanan dünya görüşüne son vermeye, aklın ışığıyla aydınlanan bir kültür tutumunu oluşturmaya başlayacaktır. Bu süreç, bütün yeniçağı kaplayarak günümüze değin ulaşacaktır. Sözü geçen geçici, bir çağın dünya görüşünü en temelinden yansıtan Felsefenin (1 ) başlıca sorunlar bakımından- gelişmesi üstünde izlersek, yeniçağın nelere karşı çıktığını, neleri getirip yerleştirmek istediğini kavramış oluruz. Batı ortaçağının kendine özgü felsefesi, Skolastik felsefedir. Ortaçağı boydan boya geçen (yaklaşık 800-1500 yılları arasında ) bu felsefe, adının da söylediği gibi (2 ) , bir okul felsefesidir: Din adamlarını yetiştirmeyi göz önünde bulunduran bir öğretidir. Yalnız öğretim için kullanıldığından, araştırma konusu yapılmadığından kadrosu genişlemez. Görevi de, Hıristiyanlığın dogmalarını Antik felsefeden devşirilen bilgilerle bi öğreti olarak oluşturmaktır. Başka bir deyişle, felsefenin organı olan aklın yardımıyla İnanç konularını kavranılır yapmak, bunları kanıtlamaktır. Bu konuda ilkin akıl ile inancın uzlaşabileceği sanılmış (Anselmus ) ; sonra aklın inancı bir yere kadar destekleyebileceği, ondan sonrasına ancak inançla ulaşabileceği, (Thomas ) ; en sonunda da felsefe (dolayısıyla bilim ) ile dinin birbirleriyle uzlaştırılmayacak ayrı ayrı yapıları olduğu ileri sürülmüştür (Occam ) . Bu sonucu anlayışla da felsefe ve bilimler-aklın ve deneyin ürünleri-dinden bağımsız olma yoluna gireceklerdir. Oysa bundan önce ortaçağın başlarında ve ortalarında dinin hizmetindeydiler. (Philosophia Ancilla Theologiae ) . Bu gelişmeye de, bütün Skolastik felsefe boyunca süren “Tümcel kavramlar tartışması” yol açmıştır.

Tümcel kavramlar gerçek midirler?
Bunların başlı başına bir varlıkları var mıdır?

   Skolastik’in ilk döneminde bunların bilinç dışında gerçek varlıkları olduğuna inanılmış, son döneminde ise bunların gerçek olmayıp bizim nesnelere taktığımız adlar oldukları ileri sürülmüştür. Adcılık (nominalizm ) anlayışının vardığı bu sonuç çok önemliydi: Çünkü “Tanrı” gibi, “ruh” gibi duyulur üstü olan kavramların nesnel varlıkları yoksa, bunlar kanıtlanamaz da… Bu anlayışta ruhun ölmezliği, Tanrı’nın varlığı, sonsuzluğu vb. bütün deneyüstü konular, Hıristiyanlık inancını taşıyan bu temel doğmalar artık bilinemez olmuşlardır. Bunlara ancak inanılır. Gerçek olan, yalnız tek tek nesnelerdir, bireylerdir. Bunları da deney ile bildiğimize göre, her türlü bilginin kaynağı deneylerdir. Böylece, deneyleri akılla değerlendiren felsefenin dini desteklemek, kanıtlamak işini göremeyeceği anlaşıldığından, felsefe dine hizmetten azat edilip kendi yolunda yürümeye başlayacaktır. Bununla da, özgür, bağımsız bir dünya kültürü olan Rönesans ufukta belirecektir. Batı Skolastik felsefesinin son dönemindeki bir başka gelişme olan istenççilik (voluntarizm ) anlayışının etkili olması da, Rönesans kapılarını açacaktır. Bu çığırın başında yer alan İngiliz düşünürü Duns Scotus’a (1270-1308 ) göre, istenç (irade ) akıldan öncedir, üstündür. Bu, Tanrıda da, insanda da böyledir. Tanrıda da istenç akıldan ağır basar. Örneğin, Tanrı böyle istediği içindir ki, “iyi”, iyi olmuştur, belli bir inanç, o inanç olmuştur. Bunların başka türlü olmalarını da isteyebilirdi Tanrı. Bu anlayışta da dinin dogmaları kanıtlanamaz olmaktadır. Bunlar tanrısal istencin akıl ermez ürünleridir. İnsan, özgü bakımından bilen değil, isteyen bir varlıktır. Bilginin de, mutluluğun da kaynağı istençtir, çünkü insanda istenç özgürdür. İnsan özgür olunca da, kendisi kendi çabasıyla da kurtulabilir. Böylece, kurtuluş için kilisenin aracılık etmesine gerek kalmıyordu (3 ) . Bu anlayışla da, Tanrı’nın buyruğu ile değil de, kendi özgür istenci ile yeni bir dünya kültürü yaratacak Rönesans insanı, tarih sahnesine çıkmak üzere hazırlanmış oluyordu.

B. Yeniçağın Başlaması: Rönesans

Sözcük anlamı, “yeniden doğuş” olan Rönesans’ta yeniden doğan, bin yıllık ortaçağda ortadan çekilmiş olan Antik çağın tutumudur. Bu tutumu kendisine örnek alan Rönesans düşüncesi, hep ortaçağa tepki olan şu özellikleri geliştirir: Ortaçağda felsefenin yalnız dinin hizmetinde çalıştırılmasına karşılık, Rönesans felsefesi, bütün Rönesans kültürüne uygun olarak, bağımsız, yalnız kendine dayanan, konusunu ve amacını kendisi belirleyen bir felsefe olmak ister. Bu bağımsızlığı ile, yine Antik felsefede olduğu gibi, anlamak ve bilmek istenen bütün konulara eleştirici bir yöntemle ve çeşitli çığırlar açısından eğilir. Kilisenin otorite saydığı Antik ve Hristiyan düşünürlerinin doğru’yu bulmuş olduklarına inanan ortaçağ skolastiğine karşılık, Rönesans düşünürü için doğru, bulunmuş değildir, belki de sonsuza dek araştırılacaktır, aranması da gerekir. Bu anlayış, Rönesans düşünürünü tutkulu bir araştırıcı yapmıştır. Rönesans’taki büyük buluşlar (pusula, ateşli silahlar, basım ) ve keşiflere (deniz yolları, Amerika kıtası ) yol açmada, bu araştırma coşkusunun da payı olacaktır.

1. Akılcı, Özgür; Laik Bir İnsanlık Kültürü

Rönesans Felsefesi, bundan böyle bütün yeniçağa damgasını vuracak olan arayan, araştıran, eleştiren yaklaşımıyla ilk olarak insan ruhunu ele almış, Antik felsefe kaynaklarından yararlanarak (humanizma yoluyla ) , ortaçağın bin yılında bilinmeyen bir insan anlayışını ortaya koymuştur: Rönesans’ın ilk humanisti sayabileceğimiz Petraraca (1304-1374 ) , insanın ne olduğunu bilmek ister; doğru yaşamın ölçüsünü Hıristiyanlıkta değil, Antik felsefenin bir öğretisinde, Roma stoasında bulur: İnsan için en yüksek değer, en yüksek mutluluk ruhunun bağımsızlığı, özgürlüğüdür. Buna da inan ile değil, akıl ve erdem ile ulaşılır. Bu dünya başlı başına bir değerdir; üstünde durup düşünülmelidir. Macchiavelli’ye (1469-1527 ) göre ise, canlı bir doğa gücü olan insanın ana içgüdüsü egemen olma isteğidir. Hıristiyanlık, alçak gönüllüğü en büyük erdem saymakla, insanın dünyadan elini eteğini çekmesini örgütlemekle, onun yaradılışını, özünü çarpıtmıştır. Rönesans’ın büyük humanisti ve eğitimcisi Rotterdam’lı Erasmus (1469- 1538 ) , her şeyin doğmaların, geleneklerin, göreneklerin – aklın incelemesi’nden, eleştiri”sinden geçirilmesini ister; bununla da laik ve özgür bir insanlık kültürünü gerçekleştirmeyi amaçlar.

Ortaçağ felsefesi “insan nedir?”, “İnsanın bu dünyadaki yeri ve anlamı nedir?” sorusunu araştırmayı gerekli bulmamıştı. Çünkü ortaçağ insanının ne olduğu, yeri ve anlamı aşkın bir yerden, Tanrı katından belirlenmişti. İnsan, kendisini aşan, kendi üstündeki bir düzenin ancak bir aracıydı. Rönesans dinsel yaşantıya da özgürlük getirmiştir. “Akıl dini” ya da “doğal din” denilen görüşte, bu özgürlük son sınırına varmıştır. Bu anlayışa göre din, tanrısal istencin kendini belli etmesi demek olan vahiy değil, aklın ürünüdür. Dinin temel inançlarını bize aklımız gösterir; çünkü bu tür inançlar, bizim doğamızda, aklımıza yerleşiktirler. Akıl dini, tarih boyunca ortaya çıkıp gelişen bütün dinlerin kaynağıdır. Bu kaynağa dönmeli, zamanın dinlerde yaptığı akla aykırı eklentileri temizleyerek, yalnız akla, sağduyuya uygun olan inançlarla yetinmelidir. “Bir Tanrı vardır; ona karşı saygılı davranmak insanı erdemli yapar vb. doğrular, insana inan konusunda bol bol yetişir” (Jean Bodin ve Herbert of Cherbury )

2. Ulusal Devlet, Bilgi ve Demokrasi

Rönesans’ın baş özelliği, ortaçağı kapayarak yeniçağı her bakımdan başlatan bir gelişme olmasıdır. Onun için, günümüzde de geçerlikleri olan, şurada burada uygulanan, üzerlerinde tartışılan devlet anlayışlarının da başlangıçları Rönesans’ta bulunabilir: İlkçağda görülmeyen ve tarih sahnesi için yepyeni olan bir devlet anlayışının, ulusal devlet görüşünün ilk temsilcisi Macchiavelli’ye göre, devlet gücünü bir ulustan almalı, üstünde kiliseyi, ümmeti bulmalıdır. Hukuk dinden değil, devletin özünden türetilmelidir. Çünkü devlet doğal bir kurumdur; bu dünya için kurulmuştur, öbür dünya ile ilgisi yoktur. Grotius da devlet öğretisine din dışı bir kaynağı, insanın doğuştan getirdiği haklar demek olan “doğal hukuk” kavramını temel yapar. İlk olan hukuktur; devlet, sonra hukuku korumak için oluşturulmuştur- ortaçağ için ise hukuk, temelleri Tanrıda olan evrensel bir ahlak düzeninin bir bölümüdür-. Rönesans’ta demokrasi anlayışını da Monarkomak’lar adı verilen düşünürler geliştirilmiştir. Onlara göre, asıl egemen olan halktır. Devletin başındakiler halkın efendisi değil, görevlisidirler. Dolayısıyla, görevlerini kötüye kullanırlarsa, halk onları uzaklaştırabilir. Sosyalist devlet öğretilerini Rönesans düşüncesi, romanlaştırılmış ideal devlet tasarıları, birer ütopya olarak işlemiştir. Thomas Morus “Ütopya”sında, Campanella “Güneş Devleti”nde, bir adada bulunduğunu tasarladıkları ideal devletlerinde, adaletsizlik ve anarşinin nedeni saydıkları özel mülkiyeti kaldırırlar. Devleti yönetecekleri sıkı bir eğitim ve elemenden geçirirler. Yurttaşların kendilerini sanat ve bilim ile yetiştirmeleri için onlara bol bol boş zaman bırakırlar. Yine bir adada diye düşündüğü ideal devletini Francis Bacon bilime dayatır. Bu devlet yüksek kültürünü ve gücünü “Bilimler Hazinesi” denilen bir örgüte borçluydu. Devlet bu merkezin sağladığı, ürettiği bilgilerle yönetilecekti. “Bilmek, egemen olmaktır” diyen Francis Bacon, Rönesans’ın ve sonraki yüzyılların sağladığı bilgilerle insanoğlunun doğaya ve topluma nasıl egemen olma yoluna girdiğini önceden sezmiş gibidir.

3. Yeni Bir Doğa ve Evren Görüşü

Bilginin egemenlik sağladığı, en açık olarak, ilkin doğayı bilme konusunda görülecektir. Rönesans’ın-ilkçağda da bulunmayan- en özgün başarısı olan yeni doğa bilimi, doğaya ilk ve ortaçağların bilmediği bir yaklaşımla yönelebilmekten doğmuştur. Ortaçağ, Hıristiyanlığın dünya görüşüne uyduğu için, Aristo- Ptolemaiso ( Batlamyus ) sistemindeki doğa tasarımını benimsemişti. Bu sisteme göre yeryüzü ile gökyüzü yapı ve yasaca birbirinden ayırdılar ve evren gelişmesini bitirmiş sonlu ve duruk bir varlıktır; yer de evrenin salt merkezidir, bütün gök cisimleri onun çevresinde sıralanmışlardır. Bu evren tasarımından ayrılmanın Rönesans’ta ilk belirtilerini doğanın gelişen, açılan- dinamik- sonsuz bir varlık olduğu anlayışı getirmiştir (Nicolaus Cusanus ) . Ancak, asıl Kopernik’in (1473-1543 ) güneş merkezli evren sistemi yeni doğa bilimini başlatacak, bundan böyle doğa gerçeğine hep bu tasarımla yaklaşılacaktır. Bu yaklaşımın temelindeki “doğanın gerçek görünüşünü bize duyumları işleyen düşünme sağlar” savı, günümüze dek modern doğa biliminin ana çalışma ilkesi olacaktır. Bu arada Giordano Bruno evrenin birliğini “yeryüzü ile gökyüzü yapı ve yasaca ayrı değiller”- ve sonsuzluğunu- “evren gök kubbesinde bitmez” -bir panteist metafizik bağlam içinde belirtmiş, Tanrının kendisi ve onun gibi güzel olan doğayı coşku ile yaşanıp tapılacak bir konu saymıştır. oysa ortaçağ için asıl gerçek ve değer tinsel varlık olduğundan, maddi nitelikte olan doğa pek ilgi konusu değildir. Felsefenin ağırlık merkezi Tanrı ve ruh kavramları üstünde toplanmalıdır.(Augustisnus ) . Gökbilimi’ne temelden devrim getiren, Hıristiyanlığın insanı evrenin merkezi sayan görüşünü altüst ettiği için kilisenin hırçın tepkilerini yol açan- Giordano Bruno, 1600 yılında yakılmıştı- Kopernik’in doğa görüşünü, Kepler ile Galilei bilimsel olarak işleyip geliştireceklerdir. Artık animist-estetik tasarım bırakılmış, her yerde “fizik nedenler, güçler” aranmış, doğanın “geometrik orantılar”dan oluştuğu ileri sürülmüş (Kepler ) , deney ile matematik düşünceyi birleştirmeden doğan, doğaya ilişkin yeni bilgilere ulaştıracak bir yöntem geliştirilmiştir (Galilei ) . Galilei’ye göre, “Doğa matematik yapıdır, matematiğin dili ile yazılmış bir kitaptır; bu kitabı okumayı bilmek gerekir.” Onun için temel gerçeği devinim olan doğa olayları, matematik ile çözümlenmelidir. Bu da, doğa olayını ölçülebilen yönlerine ayırmak, sonra bunların arasındaki işlevsel bağlılıkları ölçülerle göstermek demektir. Bu anlayışla da günümüz doğa biliminin temeli olan matematiksel fizik doğmuş oluyordu. -Oysa, ortaçağın benimsediği Aristo fiziği, bir nitelikler fiziğiydi. Doğada olup bitenler, nicel devinimler nedeniyle değil, nitel değişimler yüzünden olur-. Rönesans’ın getirip geliştirdiği yeni doğa anlayışı ve bilgisi, Rönesans kültürünün en özgün, en büyük başarısıdır. Bilim ve teknolojiye dayanan modern sanayi uygarlığı’nın arkasında bu başarı yatar. Bilgiyi egemen olma aracı sayan Francis Bacon, “Doğaya egemen olmak için onu doğru olarak bilmek gerekir” diyor. Bunun için de ilkin önyargılardan- onun deyişiyle, idollerden kurtulmalıdır. Bunların arasında otoritelere körü körüne bağlanmaktan doğan kuruntular da- tiyatro idolleri vardır. Otoritelerin yanılgıları böylece sürüp gider. Bacon, “kendimize inanalım” der. Bu da, ortaçağın tutumuna baştan aşağı ters düşen, tam bir Rönesans insanın anlayışıdır. Çünkü ortaçağ, doğruların kilisenin otorite saydığı düşünürlerce bulunmuş olduğuna inanıyor ve bunlara güvenilmesini istiyordu.

C. İslam Düşüncesi’nin Ortaçağı Aşaması

İslam ortaçağı ile Hıristiyan ortaçağı arasında, ana tutum bakımından, benzerlikler vardır. Batı ortaçağ felsefesi, Yunan felsefesinden yararlanarak Hristiyanlığın dogmalarını kavranılır, kanıtlanır bir duruma getirmek istemişti. Müslümanlık Suriye ve Mezopotamya’ya yayılınca, buralardaki Hellenistik kültür ortamı üstünde gelişen İslam felsefesi de, bir Müslüman öğretisi niteliğinde oluşmak için, Yunan felsefesine dayanmıştır. Batı ortaçağı felsefesinde olduğu gibi, İslam felsefesine başlangıçta Eflatun (bir ölçüde Farabi’ye ) , sonra da Aristo (İbni Sina ve İbni Rüşd’e ) kaynak ve destek olmuştur. İslam felsefesi de bir açıdan skolastiktir. Onun da göz önünde bulundurduğu, din adamları ya da Müslümanlığın dünya görüşüne göre eğitilmiş insanlar yetiştirmektir. Başlıca öğrenim için kullanılan bir felsefe olduğundan, onda da araştırma, dolayısıyla bilgi kadrosunun genişlemesi söz konusu değildir. Bağlanılan büyük ustalar – Eflatun ve özellikle de Aristo- “doğru”yu bulmuşlardır. Artık yapılacak şey bu doğruları açıklama ve yorumlarla anlamaya, anlatmaya, Müslümanlıkla uzlaştırmaya çalışmaktır.

a ) Batıya Antik Felsefeyi Aktaran: İslam

Ortaçağ İslam felsefesi, Yunan felsefesi kaynaklarından yararlanma bakımından Hıristiyan ortaçağ felsefesinden çok daha iyi durumdaydı. Çünkü Hıristiyan ortaçağınınkine göre eline Yunan felsefesinden daha çok yapıt geçmiş, bunları değerlendirmeye elverişli bir ortam ve anlayış da bulmuştur. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, Kavimler Göçü gibi büyük, yıkıcı tarihsel olaylar yüzünden beşinci ve onuncu yüzyıllar arasında Batı dünyası kültürce çok gerilemişti. Başlangıçlarda- sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda- Hıristiyan skolastik felsefesinin elinde, Antik felsefe metni olarak, Aristo’nun mantığından birkaç kitap, Porphyrios’un Eisagoge’si ile Eflatun’un yalnız Timaios Diyalogları vardır. Oysa aynı yüzyıllarda- Abbasiler dönemi- Antik felsefe metinlerinden çevirilere başlayan İslam dünyasının durumu şöyleydi: Eflatun Devlet, Yasalar ve Timaios Diyalogları; siyaset konusundakilerden başka Aristo’nun bütün yapıtları. İslam dünyasının lehine olan bu fark on ikinci yüzyıla kadar sürecek, ondan sonra durum tersine dönmeye başlayacaktır. Çünkü on ikinci yüzyılın sonlarında Batı, özellikle Aristo’yu, Arapça çevirileri ve yorumları üzerinden, geniş kadrosuyla tanımak olanağını elde etmiştir. Bununla da bilgisinin sınırlarını birdenbire genişleterek skolastik felsefeyi doruğuna ulaştırmıştır. Bu gelişme sonunda inan ile aklın uzlaşamayacağı, dolayısıyla felsefenin- ve bilimin-dinden bağımsız olması gerektiği anlayışını yerleştiren nominalizm ile Rönesans’ın sınırlarına gelinmiştir. İslam felsefesi ise Aristo skolastiğinden ileriye geçememiştir. Bu felsefe, skolastik niteliği dolayısıyla, Yunan felsefesi metinlerinden yapılan belirli sayıdaki çevirilerin çemberini kıramamış, bu çevirilerin kılı kırk yaran yorumlarını yüzyıllar boyunca yinelemekten öteye gidememiştir. Ancak, Antik felsefe metinlerinin tarihin yıkıntıları arasında yok olup gittiği bir sırada bu metinleri bulup saklaması, çevirip Batıya iletmesi, burada yalnız Batı için değil, bütün insanlık tarihi için dönüm noktası olacak bir gelişmeyi yol açması, İslam felsefesinin olumlu tarihsel görevi olmuştur.

b ) 12. Yüzyıl Sonrasındaki Duraklama

İslam felsefesinin son büyük düşünürü İbni Rüşd 1198 yılında öldüğüne göre bu felsefenin göreli olan yaratıcılığı, burada sona eriyor denilebilir. Bu aralar, on ikinci yüzyıl, Oğuz ve Türkmen boylarının Anadolu’yu açıp burayı yurt edinmeye, siyasal örgütlerini, dolayısıyla birliklerini (Selçuklu Devleti ) kurmaya koyuldukları (1192-1256 ) bir dönemdir. Buna göre, İbni Rüşd’ün ölümünden bir yüzyıl sonra, 1299 yılında, kurulan Osmanlı Devleti, İslam kültür çevresinin felsefe ve bilim bakımından artık durakladığı sıralarda tarih sahnesine girmiş ve on sekizinci yüzyıl içerlerine değin bu verimliliği tükenmiş, eskiyi yineleyip duran bir kültür çevresine kapanıp kalmıştır. Oysa, on dördüncü yüzyıl Batıda Rönesans belirtilerinin yer yer yüzeye çıkmaya başladığı dönemdir. Felsefe ve bilim’e dinden bağımsızlık, bireye kilise karşısında özgür olma yollarını açan nominalizm ile volontarizm, on dördüncü yüzyılda ağır basan felsefe akımlarıdır. Dante, Petrarca, Boccaccio gibi bu dünyaya dönük ozanlar, bu yüzyılda yetişmişler;ortaçağın ortak kültür dili Latince karşısına çıkardıkları ulusal dilleri İtalyanca’ya bir kültür dili olmak yolunu açmışlardır. Uzun yüzyıllar Hıristiyan Avrupa’nın büyük bir bölümü için siyasal bir çerçeve olmuş olan büyük Roma-Alman İmparatorluğu da yine bu yüzyılda çözülmeye başlar. İtalya’da, yeni politik düzen olarak, Floransa, Cenova, Venedik vb. gibi bağımsız kent devletleri oluşur. Bu bağımsız kentlerin az çok özgür ortamlarında Rönesans’ın dünya denizlerine açılan, Amerika’yı bulan girişken insanları yetişecek, bunların sağladığı servet birikimi feodal ortaçağ yapısında temelli değişikliklere neden olacaktır. İslam felsefesi ve bilimi ise bu sıralarda ve daha çok sonraları bir Aristo Skolastiği’nde donup kaldığı için deneye açılamamıştır. Aristo mantığında güvenilir bilgilere tümdengelim yönetimi ile varılacağını inanılır. Oysa kavram çözümlemelerinden, önermeler arasında bağlantılar kurmaktan, kısaca salt düşünce içinde yapılan çıkarımlardan ileriye gitmeyen, dinin de işine gelen bu yolla yeni bilgilere varılamaz, bilgi kadrosu genişletilemez. Dine bağlılıktan kurtulup gerçeğinin bütün alanlarına açılmak isteyen Rönesans felsefesi ve bilimi, onun için, ilkin Aristoculuğa karşı, tam bir birlik içinde, tepkide bulunmakla işe başlamıştır. Rönesans’da doğayı deneye dayanarak kavramak isteyenlerin başında yer alan Bernardino Telesio, otoritelerden kurtulmuş, bağımsız bir doğa bilgisinin gelişmesini engellediği için Aristo felsefesinin bütün akademilerden uzaklaştırılmasını ister. 1620′de Francis Bacon deneyden bilgi türetmenin yollarını sistemli olarak inceleyen yapıtına, Aristo’nun Organon’una karşı çıktığından, Novum Organum (Yeni Alet ) adını vermişti. Oysa İslam düşüncesi yakın zamanlara kadar Aristo’nun Organon’undaki mantık içinde dönüp durmuştur. Türkiye’de Aristo mantığından ayrılmanın ilk belirtilerini ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İtalyancadan çevrilmiş olan Miftah-al -Fünun (1869 ) ile Ali Sedat’ın Mizan-ül-ukul, fi’l-mantık ve usül’nde (1885 ) bulabiliyoruz. Demek ki, Aristo mantığı karşısına başka, yeni bir mantıkla doğru bilgiler türetmek yöntemini getiren Francis Bacon’un Novum Organum’ndan ancak 240-265 yıl sonra aynı yöntem Türkiye’ye adım atabilmiştir. Rönesans’ın doğa ve insan gerçeğine bağımsız olarak yönelmesiyle birden bire çoğalan bilgileri yaymada büyük yeri olan basım tekniğini Gutenberg 1450 yılında bulmuştu. Türkiye’de Türkçe olarak ki tap basımı ile İbrahim Müteferika’nın çabalarıyla ancak 1719/20 yılında gelebilmiştir. 270 yıllık bu gecikmenin nedenleri de, ortada yayacak bilgilerin ve bunları isteyecek nitelikte yetişmiş çok sayıda insanın olmaması ya da belli türdeki bilgilerin yayılmasının istenmemesidir.

D. “Aydınlanma” nedir?

Rönesans düşüncesini simgeleyen eğilimler, on yedinci yüzyılda Descartes, Spinoza, Leibniz vb.’nin büyük felsefe sistemlerinde işlenip olgunlaştıktan sonra, daha çok bir kültür felsefesi niteliğinde olan on sekizinci yüzyıl felsefesinde taşıdıkları olanakları geniş ölçüde ortaya koyacaklardır. Gerçeğe-özellikle insan gerçeğine-akılla- ve aklın gereci olan deneyle- yönelme; bütün konuları akılla aydınlatmayı isteme, bu yüzyıl felsefesinin ana tutumudur. Onun için, on sekizinci yüzyıl felsefesine “Aydınlanma Felsefesi”de denir.

1. Akılla Kendisini Kurtaran İnsan

“Aydınlanma nedir?” adlı yazısında Immanuel Kant, bu akımın başlıca düşüncelerini, 1784′te, özetle, şöyle belirtiyor: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan, yani kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayışı durumundan kurtulmasıdır. Demek ki ergin olmayışın nedeni, aklın kendisinde değil, aklı kendisi kullanmayı göze alamayan, kullanma kararını veremeyen insandadır. Bundan dolayı “Aklını kendin kullanma cesaretini göster” sözü aydınlanmanın parolası olmalıdır. Doğa insanları, bir yabancının kılavuzluğuna bağlı olmaktan çoktan kurtarmıştır, ama insanların çoğu ömürleri boyunca erginliğe erişmemiş kalırlar. çoğu ömürleri boyunca erginliğe erişmemiş kalırlar. Çünkü tembel ve korkaktırlar; çünkü ergin olmayış çok rahattır: “Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanım yerine geçen bir papazım, perhizlerimi bildiren bir hekimim oldu mu, artık kendimin zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz.” Ayrıca insanların çoğu erginliğe doğru bir adım atmayı sıkıntılı, hatta tehlikeli bulurlar. Bu yüzden bu gibileri gözetmeyi lütfen üzerlerine almış olan vasiler, bu konuda gerekeni yapmada himmetlerini esirgemezler: Önce güttükleri hayvanları aptallaştırırlar; bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını şiddetle yasak ederler; sonra da onlara tek başına yürümeye kalkışırlarsa başlarına gelecek tehlikeleri anlatırlar. Gerçi bu tehlike öyle pek büyük değil, onu göze alan bir iki düşükten sonra pekala kendi başına yürüyebilir, ama böyle bir örnek ürkütüverir, başka denemeleri önler. İnsanda ergin olmayış doğal bir durum olmuş; bundan kurtulmak çok güçtür. Ayrıca, yasalar, mevzuat, ergin olmayı sürekli olarak engeller. Bütün bu nedenlerden ergin olmayıştan kurtulup kendi başına güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır. Ancak bağımsız düşünen birkaç kişi her zaman bulunacaktır. Bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacak, sonra da insanın değeri ile bağımsız düşünmenin insan için bir ödev olduğu düşüncesini çevrelerine yayacaklardır. Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. Bunun için gerekli olan, özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her bakımdan, kamunun önünde açık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki, dört bir yandan “düşünmeyin” diye bağırılıyor: Subay, “Düşünme, talimini yap”, papaz, “Düşünme, inan” ; maliyeci, “Düşünme, öde” diyor. Oysa aklın, kamu önünde kullanılması, yani bir kimsenin bilen bir kişi olarak aklını okurları önünde kullanması serbest olmalıdır. Aydınlanma ancak böyle sağlanabilir. Hiçbir kurum, insan soyunun aydınlanmasına engel olacak bir anlaşma yapamaz. Hiçbir dönemin kendisinden sonraki dönemin bilgilerini genişletmemesi, yanılmalardan kurtulmaması, aydınlanmada ileri gitmemesi için sözleşmeler yapmaya hakkı yoktur. Böyle bir şey insanın yaradılışına karşı bir cinayet olur. Çünkü insan doğasının belirlenimi olan ilerlemeye aykırıdır.” Kant’ın böylece nitelediği bu “aydınlanmakta olma” ya da aydınlanma süreci geriye doğru izlenirse, Milat’tan önce beşinci yüzyıla değin uzanmak gerekir. Bu sıralarda Eski Yunan’da da, daha önceleri dinin belirlediği bir kültür yapısının dinsel değerleri etkilerini yitirmeye başlayınca, yeni bir kültürün yeni temelini insanın kendisinin kendi aklı ile arayıp aydınlatmaya giriştiğini görürüz. Bu Antik Yunan Aydınlanması’nın tipik temsilcileri olan Sofistler, Yeniçağ Aydınlanmacıları gibi, eski kültür normlarını aklın ışığına tutarak acımasız bir eleştiriden geçirirler: “Devlet, toplum, din nedir? Bunların kökleri nerededir? Nasıl bir yapıları olmalıdır?” Bu sorulara gerçeğe bakılarak verilen yanıtlar, gelenekçi görüşlere, varolan kurumlara karşı kökten bir eleştirme olarak belirirler. Birkaç örnek:”Her şeyin ölçüsü insandır” (Protagoras ) . Oysa bundan önce her şeyin ölçüsü tanrılardı; bu değişmeyen, zaman üstü olan normlardı. “Devlet bir sözleşmeden doğmuştur, dolayısıyla ona göre düzenlenmelidir” (Protagoras ) . “İnsanlar doğadan eşittirler, bundan dolayı özgür ve köle ayrılığı olmamalıdır” (Antiphon ) . “Din kurnaz devlet adamlarının halkı itaat altında bulundurmak için uydurdukları bir kurumdur” (Kritias ) vb. Oysa din- gelenek çağında din, devlet, insanlar arasındaki eşitsizlikler, bütün bunlar değişmez tanrısal kurumlar ve düzenlerdi. Gezici öğretmenler olan Sofistler, toplum düzenini sarsan bu yeni düşünceleri bütün ülkeye yaymışlardır. Gerçekte aydınlanma, felsefesinin başlamasıyla birlikte başlamıştır da denebilir. Batı felsefesinin ilk filozofu sayılan Milet’li Thales, temel varlığın (arkhe ) ne olduğunu aramış, bunun “su” olduğunu ileri sürmüştü. Thales’i ilk filozof yapan, aradığı sorunun Yunan mitolojisinde- dinsel tasavvurlarında- bulunan yanıtıyla yetinmeyip, kendi görgü ve deneyleriyle, bunları düşüncesinde işleyerek bulmaya girişmesidir. Bu tutum, bütün Batı uygarlığının çıkış yeri olacaktır. Milat’tan önce beşinci yüzyıl Yunan düşüncesinde gözlenen dine ve geleneğe karşı ayaklanma; bunları temellerinden eleştirme; yeni bir yaşam düzeninin dayanaklarını insanın kendi aklı ile bulmaya çalışması ve bütün bunların olabildiğince geniş çevrelere yayılmak istenmesi, her yerde, her zaman “aydınlanma”ya özgü olan belirtilerdir. Doğru bilgiler elde etmek için, her şeyden önce, gerçeği çarpıtan önyargılardan kurtulmak gerektiğini Francis Baccon idoller öğretisinde vurgulamıştı. Bunlar arasındaki “tiyatro idolleri”, otoritelere gözü kapalı bağlanmaktan doğan kuruntulardı. Yüzyıllar boyunca düşünme ve değerlemede başta gelen otoriteler, din ve gelenekti. Bundan böyle bunlar da eleştiren akıl ile ele alınacaktı. Onsekizinci yüzyılda bu tutum en tutarlı sonuçlarına dek vardırılıp ussal-akılcı-bir kültür sistemi oluşturulmuştur. Yalnız kurumsal planda kalmayıp yaşama yol göstermek, yararlı olmak isteyen bu kültür dizgesi, insanı özgürlüğe ve yargılarında bağımsızlığa kavuşturmayı, onu akla uygun bir dünya görüşüne, akla dayanan bir yaşama yükseltmeyi göz önünde bulundurur.

2. Tanrı Devleti’ne Karşı Dünya Devleti

Amaca nasıl yaklaşıldığını ve bu doğrultuda nasıl ilerleneceğini, en iyi, Aydınlanmanın tarih felsefesi gösterebilir: Yeniçağ, birçok konuda olduğu gibi, tarih konusunda da ortaçağınkine karşıt olan bir anlayış getirmiştir. Ortaçağ Hıristiyan dünya görüşünün gözü, öbür dünyaya çevrilmişti. Ona göre tarih, zaman içinde geçen bu süreç, sonsuz bir düzenin yalnızca ön basamağıdır. Tarihin kendine özgü bir düzeni, kendi içinde saklı olan (immanent ) bir ereği yoktur; onun planı da, ereği de Tanrıdadır. Tarih, iki sonsuzluk arasında yer almış olan bir süreçtir. Ortaçağın büyük tarih filozofu Augustinus, tarihi, “Tanrı Devleti” ile “Dünya Devleti” arasındaki bir savaşım olarak yorumlar. Tanrı Devleti gerçekten inananların, Dünya Devleti ise dünyaya, Şeytana bağlı kalanların topluluğudur. İnsan bu iki devletten birine bağlanmayı seçecek, sonunda inananlar sonsuz olarak Tanrının katında, inanmayanlar da Şeytanın yanında kalacaklardır. Bu iki devlet arasındaki savaşmada da Tanrının devleti gittikçe zafere yaklaşmaktadır. Bu bakımdan tarih, Tanrının yeryüzünde ilerleyen bir açınmasıdır; insan türünü kurtarmak için Tanrının zaman içinde gelişen bir plandır. Augustinus’un çizdiği tarih tablosu, ana gidişi, tarihin gidişini anlayışıyla baştan aşağı tanrıbilimseldir (teolojik ) . Burada tarih gerçek bir gelişme olmak değerini yitirir, ancak bir simge olarak görünür. Bütün ortaçağ ilkece bu “aşkın” (transcendent ) tarih şemasına bağlı kalacaktır. Yeniçağ ile bütün dünya görüşünde olduğu gibi, tarih görüşünde de temelden bir değişiklik oluyordu. Ortaçağın dururluğuna karşılık yeniçağ “oluş”u, “değişme”yi getirmiştir. Ancak, tarih gerçeğini derinliklerinden kavrayabilmek için, yalnız değişmenin belirtilmesi yetmezdi, bu değişmeyi güden güçler ile bu oluşun ereğini “bu yana”, insanın dünyasına da yerleştirmek gerekti. Bu da, yeniçağın “aşkın” bir düşünüşten “içkin” bir düşünüşe, bir din kültüründen bir dünya kültürüne geçmesi ile gerçek olmuştur. İlginin “öbür dünya”dan “bu dünya”ya çevrilmesi, yaşamın yapısını da zorunlulukla değiştirmiştir. Çünkü artık yaşam kendisinin üstünde bulunan bir düzene göre kendini ayarlamak, kendisine kendi dışından yükletilen bir ödevi yerine getirmek durumunda bulunmuyordu; tersine, kendisini geliştirmek, kendisinde uyuyan güçleri uyandırmak, yeni yeni güçleri ortaya koyarak kendini hep sonsuzluğa doğru yükseltmek duygusunu taşıyordu. Bu anlayışla tarihe yaklaşınca, tarih artık yasasını kendi dışından değil, doğrudan doğruya kendisinden edinen, kendi kendisini yaratan bir gerçek, tümüyle insanın olan bir dünya olmuştur.

3. İnanma ve Araştırma Özgürlüğü ile Bilim

Rönesans ile gözlek “öbür dünya”dan “bu dünya”ya çevrilince, insan ortaçağın ortaklaşa ümmet topluluğundan kendini ve toplumunu kurtarıp kendisinin ve toplumunun kişiliğini belirtmiş; inanma ve araştırma özgürlüğü kurulmaya başlanmış; bilinen dünyanın çevresi genişlemiş; sosyal-ekonomik yapıda temeli bir devrime yol açmıştı. Bütün bu değişiklikler dünya görüşünü insanlaştırmaya, tarihsel yaşamı da “doğal” olarak anlamaya vardırmıştır. Bu anlayış on sekizinci yüzyıl felsefesinde doruğuna ulaşmıştır. Böylece de her türlü aşkın tarih tasarımından uzaklaşılmış, bunun yerine tarihin güdücü gücü olarak özellikle akıl konmuştur. İnsanlığın büyüklüğü ile bu dünyadaki yaşamın değeri, bu yüzyılın yaşam duygusunu oluşturan başlıca düşüncelerdir. Bunların yanında, aklın gücüne; ilerlemeye; bütün ayrılık ve savaşlarına karşın insan türünün birliğine dayanışmasına inanma, Aydınlanmanın temel öğeleridir. Aydınlanma düşünürleri, bunların içinde özellikle bir Turgot, bir, Condorcet, bilimi tarihte güdücü bir güç olarak görürler ve bilimin ilerlemesi ile aydınlanmanın ve insanlığın birliği ve mutluluğu duygusunun da el ele geliştiğini varsayarlar. Yeniçağ akılcılığının kurucusu Descartes’i yetiştiren, akılcılığın klasik ülkesi Fransa’da aydınlanma kültürünün en büyük temsilcisi Voltaire’dir. Voltaire, aydınlanmanın temel ilkelerinden olan ilerlemenin en coşkun yandaşlarındandır ve özellikle bu düşüncesi ile kendisinden sonrakiler üstünde büyük etkisi olmuştur. Ona göre, tarihçi de doğa bilgini gibi olayların çokluğu ve akışı arkasında gizli olan yasayı bulmaya çalışırsa, bu yasanın doğada olduğu gibi tarihte de anrısal bir planın gerçekleşmesi olmadığını görecektir. Zeka-ya da akıl-insan yaradılışının özüdür. Yalnız, akıl kendini ilk günden beri öz nitelikleriyle gösterememiş, tersine, birçok gelenek ve törenin arkasında gizli kalmış, önyargıların yükü altında ezilmiştir. Tarih bilimi bize aklın bu engelleri nasıl aştığını, bu direnmeleri nasıl kırdığını gösterir. Bütün tarih boyunca dogma (boş inananlar, din bağnazlığı vb. ) ile aklın dinler karşısına çıkardığı moral birbirleriyle savaşmışlardır. Bu anlayışta ilerleme, aklın zaman içinde kendini göstermesi, özünü gittikçe daha arınmış, daha olgun bir biçimde gerçekleştirmesidir. Tarih sürecinin anlamı da budur.

4. Genel İstenç ve Demokrasi

Hem Aydınlanma içinde olan hem de onu aşan Jean Jacques Rousseau, insanlığın zamanın akışı içinde düşünmede artan bir aydınlanmaya, yaşamada gittikçe derinleşen bir mutluluğa doğru durmadan ilerlediğine inanan tipik Aydınlanma görüşüne karşı çıkar. Ona göre, insan doğanın elinden iyi ve temiz çıkmıştır; ama tarih içinde kültürün gelişmesi onu her adımda doğaya biraz daha yabancılaştırarak bozmuştur. Bununla birlikte, insanın yozlaşması metafizik bir temele dayanmıyor; onun için, insanın gerektiği gibi davranmasıyla düzeltilebilir, giderilebilir. Tarih şimdiye dek doğal olmayan bir yolda yürümüş, bu sapıtma insanlığa derin yaralar açmıştır. Tarihinin bundan sonra doğru bir yolda yürümesi isteniyorsa, doğaya dönmeli, yani sağlıklı ve doğaya uygun bir düzen kurulmalıdır. Kurtuluşu ancak yeni bir toplum düzeninde gören Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı yapıtında ideal devletini anlatır: Bu, ahlaksal bir topluluktur; burada insan bencilliğini yenmiştir; bu toplumda keyfilik yerine herkesin kendi öz yasası diye benimsediği ‘genel istenç’ (volonté général ) öne geçmiştir. Rousseau’nun gerçek demokrasiyi çıkış yolu olarak gösteren bu kökten kültür eleştirmesinin çok derine giden etkileri olmuştur. On dokuzuncu yüzyıl romantizminin bir kökü buradadır. Ayrıca Fransız Devrimi’ndeki payı da büyüktür. Bir bakıma Fransız Devrimi, Aydınlanma düşüncelerinin politik-sosyal alana uygulanmasıdır. Bunun gibi, İkinci İngiliz Devrimi’nde de Amerikan Hukuk Bildirgesi’nin temelinde de hep Aydınlanma düşünceleri vardı.

Atatürk Hakkında Diğer Bilgiler

Bu Konu bugün 118 kişi tarafından okunmuştur



”FaceBook